2008 yılının Haziran ayında, Türk Dünyası mimarlık ve şehircilik ekseninde düzenlenen bir kurultaya ilk kez katıldığımda, orada konuşulanlarla sezdiğim şey arasında belirgin bir boşluk vardı. Dil, kültür, tarih ve ortak geçmiş güçlü bir şekilde vurgulanıyordu. Mimarlık ve şehircilik, kimlik taşıyıcısı olarak ele alınıyordu. Ancak bütün bu anlatının içinde ölçülebilirlik, yöntem, veri ve karşılaştırma neredeyse yoktu.
O gün bunu net bir kavramla ifade edememiştim. Sadece şunu hissediyordum: Söylenenler değerliydi ama birbirine bağlanmıyordu. Tartışmalar güçlü bir niyet taşıyor, fakat sistematik bir çerçeve üretmiyordu. Şehircilik, daha çok bir temenni alanı olarak kalıyor; mimarlık, ortak bir dil üretmekten ziyade sembolik bir zeminde dolaşıyordu.
O dönem yanıldığım nokta şuydu: Bu eksikliğin doğal ve geçici olduğunu düşündüm. Zamanla, kurumlar güçlendikçe, akademik üretim arttıkça bu boşluğun kendiliğinden dolacağını varsaydım. Kültürel birlikteliğin, teknik derinliği otomatik olarak üreteceğine inandım. İyi niyetin ve ortak geçmiş vurgusunun, yöntem ihtiyacını ikincil kılabileceğini zannettim.
Bugünden geriye baktığımda bunun bir yanılgı olduğunu net biçimde görüyorum. Aradan geçen yıllara rağmen, şehircilik ve mimarlık tartışmalarında benzer eksikliklerin hâlâ tekrarlandığını gözlemliyorum. Veriyle konuşmayan, taksonomisi olmayan, ölçülebilir hedefler koymayan yaklaşımlar; güçlü kavramlara rağmen pratikte zayıf kalıyor. Dil var, ama çeviri yok. Tarih var, ama karşılaştırma yok. Kimlik var, ama sistem yok.
Bu farkındalığı bugün geri çağırmamın sebebi tam da bu süreklilik. 2008’de sezdiğim ama adını koyamadığım boşluk, bugün daha net tarif edilebilir durumda. Şehircilikte örüntülerden, mimarlıkta tekrar eden karar mekanizmalarından, kültürel üretimde veri temelli okumaların eksikliğinden söz edebiliyoruz. Yapay zekâ ve gelişmiş analiz araçları, bu alanlarda cevap vermekten çok, doğru soruları sormayı mümkün kılıyor.
Bugün Sabir Hoca ile yürütmeyi planladığımız çalışmalar, yeni bir söylem icat etme çabasından ziyade, uzun süredir var olan bu boşluğu tarif etme girişimi olarak anlam kazanıyor. Amaç, geçmişte söylenenleri yargılamak değil; neden hâlâ aynı çerçevede dolaşıldığını anlamak. Şehircilik ve mimarlık bilgisinin, kültürel bağlamdan kopmadan ama yöntemsel olarak da güçlenerek nasıl yeniden okunabileceğini araştırmak.
Bu metni 2026’da geri çağırmamın nedeni, geçmişteki bir anı canlı tutmak değil. Aksine, zihnimde yarım kalmış bir tespiti tamamlamak. O gün adı olmayan şeyin, bugün araçları var. Mesele bu araçları kullanmak değil; hangi boşluğu doldurmak için kullanıldığını doğru tanımlamak.
Bu yüzden bu yazı, bir başlangıcın hatırlanması değil; gecikmiş bir netliğin kayda geçirilmesidir.